~Kendi Gerçeklerimize Yolculuk~

(Bu yolculuk adına, bu web sitesinde neler yapabileceğime dair sürekli kendi içimde düşünüp, yeni fikirler edinmeye çalışıyorum. Eğer sizin de, depresyondefteri.com ile paylaşmak istediğiniz fikir ve düşünceleriniz varsa, lütfen bize yazmaktan çekinmeyin. depresyondefter@gmail.com mail adresini veya sitemizde bulunan “İletişim” butonunu kullanarak, bizimle iletişime geçebilirsiniz.)

LARS AND THE REAL GIRL (GERÇEK SEVGİLİ) – 2007

Filmi izlemeden önce, genel olarak yorumlara şöyle bir baktığımda, insanların bu filmi gerçekten beğendiğini gördüm. Onları eğlendirmiş, ve daha çok da etkilemişti.

Baş karakter Lars, bence çok seveceğiniz bir tuhaflığa ve sempatiye sahip. Sürekli gülümsüyor olmasıyla, insanlara masum gözlerle bakıyor olmasıyla; iyi niyetli, komik ve yalnız bir adam. Ancak yalnızlığı daha çok, tercih edilmiş bir yalnızlık gibi. Çünkü yaşadığı yerin hemen yanı başında kardeşinin, eşiyle birlikte yaşadığı evleri olsa da, Lars onlarla görüşmeyi ve birlikte vakit geçirmeyi dahi pek tercih etmiyor. Gittiği kilisede kendisiyle konuşmak ve vakit geçirmek isteyen insanlardan kaçıyor. Ve iş yerinde, kendisiyle iletişim kurmak isteyen iş arkadaşlarına karşı, sanki orada değillermiş gibi, sürekli kendi içine dönüyor. Sürekli olarak tercih ettiği bu yolla, kendi kabuğu içinde daha huzurlu ve sakin hissediyor olmalı. Aramızdan pek çok kişinin böyle bir karaktere sahip olduğuna eminim.

Lars, aslında pek alışıldık bir karakter de değil. Tüm sinirlerinden, öfkeden ve kinden izole edilmiş gibi. Filmde, bununla ilgili pek fazla içe dönüş, düşünsel veya sorgulayıcı sahne yok. Aklından geçenleri, düşüncelerini bilemiyoruz. Yani Lars’ı, genel olarak, diğer insanlar gibi sadece dışarıdan görebiliyoruz. İnsanlar ona bir soru sorduğunda, sadece bakıp, gülümseyişini görüyoruz. Yani bir tek Lars var, bir de onun yalnızlığı. Tabi geçici bir süre için…
Çünkü kısa bir süre sonra Lars, internetten “sadece kendisine arkadaşlık etmesi için” bir şişme kadın sipariş ediyor. Bu noktada, insanların cinsel nesne olarak kullandığı bu plastik bebeğin, Lars için son derece duygusal değerler taşıması hayli ilginç bir konu. Öyle ki; genellikle ona dokunmuyor, ve film boyunca sadece bir kez öpüyor.

Bianca ile böylece tanışmış oluyoruz. (Film, bu anlamda, aslında bir önceki film yazımızın konusu olan “Her” filmiyle önemli bir benzerlik oluşturuyor. O filmde de baş karakter, yalnızlığına karşı, gidip bir yapay zeka yazılımı satın almıştı. Bakınız; “Melankolik Filmlere Başlarken…“)

Lars’ın, “dindar ve bir misyoner” olarak tanıttığı şişme bebek Bianca, aslında sadece Lars’ın, onu görmek istediği kişi. Tüm özelliklerini ve onu var eden şeyleri Lars’ın zihninden, düşüncelerinden alıyor. Bu, bir bakımdan Lars’ı da tamamlayan bir şey gibi. Çünkü Lars, onunla birlikteyken normal bir kişiye dönüşmüş gibi görünüyor. Artık yalnız deği, ve yüzü de gülmekte. Yalnızlık ile ilgili bu filmde de, aslında vurgu tam da burada; “insanları yakan yalnızlık hissi”. Ve yarım kalmışlık… Hangimiz hiçbir zaman böyle hissetmedi ki?

Peki Lars bir deli mi? Gittiği doktor, çevresindekilere şöyle tavsiye veriyor; “Neler olup bittiğini bilmiyoruz. Bunun için ona deli diyemeyiz. Sadece ona katılın.” Evet, herkesten, bu şişme bebek canlıymış gibi davranmalarını istiyor. Sonuçta, o bir insan olmasa da, bir gerçeklik olarak karşılarında durmaktadır. Herkes onu görebilir. Lars’ın gözlerinden olmasa da.
Film melankolik olmaktan çok, komik öğeler içeriyor. Ancak yine de bu, melankolik bir komedi. Ama sadece bizler için. Her birimiz Lars’ın tam olarak hislerini ve düşüncelerini bilemiyor olsak da, onunla duygusal bir bağdaşlık içine girebiliriz diye düşünüyorum.
Ve pek çok zarif ve narin ruh; duygusal öğeleri çok fazla şişirilmiş olmayan bu filmde dahi, kendilerini hislendirecek şeyler bulacak.

Son yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir