~Yağmur Damlasının Ölümü~

(Yazıyı, podcast olarak da dinleyebilirsiniz.)

Artık anımsamakta güçlük çektiğim bir şarkıydı geçen yıllarım.

Kulağıma çok tanıdık gelen tınlamalar olsa da geçmişten bana; bir türlü canlanmıyor; ne zihnimde, ne gözlerimde, ne de kalbimde…
Ya zihnim; yaşadıklarının ağırlığıyla sildi attı bazı şeyleri, ya da sanırım kendi kendimin içinde çok fazla vakit geçirdim. Öyle ki, yabancılaştım artık maddi dünyaya. Maddi dünyadan zihnimde kalan çok şey olamıyor sırf bundan. Birbirini tanımayan iki yabancıyız artık bu dünyayla. Düşman değil tabi ama, çok sıkı dostlar da değiliz elbet; bu dünya; ve ben…

Şöyle dönüp geriye doğru bir bakınca da, acı çektiğim anlar sadece, daha dün gibi aklımda kalanlar, bu yabancı dünyadan.
Bu, zihnimi çok fazla meşgul ediyor ve sormadan da edemiyorum; “sadece acı çektiğim zamanlarda mı var oldum…” Beni ben yapan şey, acılarım mı sadece…

Bir yanlışlık var bu ezgilerde, başı da sonu da ağlatıyor beni.
Sonra tekrardan yeni bir sorgu süreci;
Suç
larım mı sebep, günahlarım mı; yoksa sadece düşmek zorunda olan bir yağmur damlası mıyım? Zavallı, acınası; sınırları acıları kadar olan… Ancak sadece bir yağmur damlası.
Belki de
yanlış dizilmemiş aslında hiçbir notası bu şarkının; her şey olması gerektiği gibi… Tam olarak da; ana teması “acıya” odaklanmış. Göz yaşları döktürdüğü müddetçe başarılı, çektirdiği acılar kadar alkışlanacak.

Zavallı ve acınası; çünkü bir yağmur damlasının döngüsüne sahip değilim. Bana verilen müddet, bir kum saatinin tavanıyla tabanı arası kadar. Zemine düştüğüm anda, bu zamanın dışına atılacak, zihinlerde ebedi tek bir iz dahi bırakamayacağım. Ve yaşama dair sınırlarım, örümcek ağları gibi, sadece acılarımla örülü. Kalbimin en canlı hissettiği anlarda dahi, kırık bir gülümsemeyle solacak sanırım zihnimde, anımsamayı sevdiğim tüm resimlerim. Öyle ki; hiçbir çaba, solmuş olana yeniden hayat veremeyecek.

Bir yanlışlık var nefes alış verişlerimde; temiz havayı içime çekmekle dolmuyor içimdeki boşluk, ve pis havayı vermekle hafiflemiyor yüklerim.
Ve iç çekmekle eritemiyorum dağları da. Bu dağlara mecbur edildim. Şimdi sadece, bahtımı taht eylemeliyim bu dağlarda, yola devam edebilmem için.


Yanlışlıklarımın yalnızlıklarıyla harcadım ömrümün en genç yıllarını. Harcadıklarıma bedel aldığım gözyaşlarıyla, bir ceza gereği gökten düşmüş gibi; öylesine terk edilmiş ve “atılmış”, öylesine ölgün hissettim…

Çevremde insan kalabalıkları olsa bile, ruhum; bir başınalığıyla, acılar içinde inledi.
Çünkü sadece; “önemli olan insanlar” vardı bende, benim varlığımı bile istemeyen. İçinde yer aldığım kalabalıklar, hiçbir zaman benim içimde yer alamadı.

Bu bir döngü, dünya çarkına ait kervanların hareketleri gibi. Ve böylesine gelmekte ve geçip gitmekte her şey.
Gitmekte; çünkü zaman, her zaman için soldurmaya programlı bedenlerimizi.

Ebediyen soldurduklarıyla doldurduğu mezarlar, bir zaman soykırımını anımsatıyor bana, her yağmurlu havada…
Her yağmurlu havada, gökler de ağlıyor bu mezarlara.
Bu bir döngü, yağmurlar ve topraklar gibi…

Ve böyle dönüp sürmekte her şey.
Yağmurlar toprak oluyor, sonra başka yağmurlar onların yerini alıyor… Her yeni yağmur damlası, toprak olmuş atalarına ağlıyor.

Acaba bu yüzden mi pek çokları için melankolik bir drama gibi yağmurlu havalar?
Neler olup bittiğini tam olarak bilemesek de, bize kendi hayatlarımızı anımsatıyor. Öylece düşüyoruz hayatın göz bebeklerinden.

O düşüş sürecinde geçirdiğimiz zamana da; “yaşam” diyoruz.
Son kum zerrecikleriyle birlikte biten bu süreçle, her şeyin artık ebedi dinginliğe kavuşacağını bildiğimiz halde, hala ağlıyoruz biz de, her bir damlanın düşüşüne…

Son yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir