~Siyah Çiçekler~

Her şeyin anlamını sormak bazen; sadece boş bir çaba aslında. Gene de önemli olan belki de sadece sormak ve aramaktır, çünkü; her şeyin derin anlamlarını kavrayabilecek beceriye elbette ki sahip değilim. Sadece puslu bir cam gibi olan çerçeveden, dışarıyı renkli görmeye çalışıyorum. Ve boşuna bunca zaman her şeyi renkli görmeye çalışmışım. Göremiyorum… Ancak bu, bir kör olarak yaşayacağım anlamına da gelmiyor. Onların, o çiçeklerin; renkleri, ışıkları gözlerimi alıyor. Ben onlar gibi olamadım. Koparmaya da kıyamıyorum ya; ne yapacağım bilemedim…
Zihnimde, tüm çiçekleri siyaha boyadım.

Ben bir şeyleri renksiz de olsa bir şekilde görmeye çalışırken; zaman denen tuhaf şey benden çok şey götürüyor. Götürdüğü şeylere zaten tamamıyla sahip değilken, bir de sert bir sille çalıp, elimden zorla alıyor emanet ettiklerini. Düştüğüm yerde; yarın, bugünümden çok daha zayıf olacağım. Bir Dağ düşün. Bebeklikten itibaren belirli bir süre daha bu Dağ’a tırmanıp duruyorsun. Zirvesinde, ya güçlü bir yaşamın doruğunda olacaksın, ya da karanlık bir yolda pişman olacaksın tüm nefeslenmelerinden. Zirveden sonra ise, aşağı doğru dikey bir düşüş süreci başlıyor. Bu hayli ilginç doğrusu. Düşünsene; şu anda kaygı duyduğun, dert çektiğin her şey, zaman kıskacının dişleri arasında yok olmaya mahkum. Ve vakti nakde de dönüştüremeyeceğiz hiçbir zaman; çünkü zaman tarafından harcanan, her zaman biz olacağız. Güçlülerin kurtulma şansı nedir bilmiyorum ancak, belki bizim ruhumuzun zayıf halli oluşu bizi havada tutar, kanatlanır, uçar kalırız da göklerde, düşmeyiz yere…

Hal böyleyken, ne yapmak gerek şimdi bu amaçsız çıkış, iniş ve yok oluş sürecinde? Sorunun sadece amaçsızlık veya boş gezmekle ilgili olduğunu düşünmüyorum. Bilakis, dünyanın en karmaşık işini de yapıyor olsan ve kafan dünya ve uzay meseleleriyle dolup taşıyor da olsa; kendi içindeki boşluğu fark etmedikçe, sana hiçbir faydası olmayacak bu sancılı sürecin. Şimdi diyeceksin ki, “fark edince çözülüyor mu”… Hayır. Kesinlikle çözülmüyor. Ancak, sadece bu şeyle yaşayabilmek adına, farkındalığının artmasıyla birlikte, biraz daha bilinçli bir karanlıkta sürükleniyorsun ve bir okula çeviriyorsun soluklanmalarını, o kadar…
Bu yüzden; zihnimde, tüm çiçekleri siyaha boyadım.
Emin ol, bu benim için hoş bir boş vakit eğlencesi değildi. Öyle ilginç bir şey ki… Biliyor musun, sorun şuradan doğuyor; dışarıdaki dünya ve içerideki dünyanın çatışmas
ı; ve sağ kalma mücadelesi… Dışarıdan içine sızan azıcık da olsa ışık parçaları, senin tüm dengeni şaşırtmaya ve seni tökezletmeye yetiyor. Öyleyse iki seçeneğin var; ya dışarıya uyum sağlayıp bu Dağ’ı ve etkilerini terk etmen gerekiyor (ki bu artık senin “sen” olarak kalamayacağı anlamına geliyor); ya da, sen de tüm çiçekleri siyaha boyamalısın…

Bu karamsarlıkta ısrarcı olman, veya insanlardan nefret etmen anlamına gelmiyor asla. Hatta tam tersi şeylerden bahsediyorum sana. Eğer içindeki şeyde kontrol sağlayabilir ve hakim olabilirsen tüm kırılganlıklarına, eğer bunu bir disiplin haline getirebilirsen, (ne yazık ki gene de her şey birden renklenmeyecek ancak) en azından bazı şeyleri daha katlanılabilir kılabileceksin. Yüklerinden bu şekilde kurtulacak, ve belki sen de kanatlara sahip olabileceksin. Aksi halde her birimiz, sertçe yere çakılacak, ve kanatlanıp uçmaya dair son umutlarımızı da yitireceğiz.
Senin için çok zor gelebilir bu biliyorum, ancak gene de, her şeye rağmen sevmeye devam etmen gerekiyor. Senin, yeryüzünde en mükemmel kanatlara sahip olmanı sağlayabilecek en güçlü şeylerden biri bu. İnsanlığını koruyabilmek adına yapabileceğin şeylerin başında bu geliyor. İstesek de istemesek de eylemlerimiz, bir dişlinin parçaları gibi birbirini etkiliyor çünkü. Ancak “sevmek” eylemiyle aranda ciddi bir problem varsa, üzülerek söylemem gerekir ki, ne yazık ki ölümcül bir hastalığın pençesindesin. Açıkça söylemem gerekir ki, sevmediğin zaman, sadece kendine kızgın ateşte dövülmüş zincirlerle işkence ediyorsun. Bu, sana sadece bu zaman için geçici bir “yola devam etme” hissi sağlıyor olabilir. Ancak unutma ki; sevgisizlik ve nefret, önce kendi bulunduğu kabı zehirler. Ve sen de yüklerinle birlikte düşeceksin bu Dağ’dan aşağı…
Bu şeyler üzerine kafa yorarak ve sevmeye devam ederek, Depresyon Dağlarının zirvelerine taht kurdum. Ve buradan ruhuna, en derin sevgilerimle, kendi ellerimle yetiştirdiğim siyah çiçeklerimi gönderiyorum…

Son yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir