Kalbe Pranga


(Bu yazı ilk olarak, konuk yazar olarak bulunduğum “Ofix Blog” adresinde yayınlanmıştır.)


Hayal et; tüm hayatın bir sürgün yeri…


Düşünmek, benim hayatım ve hislerim hakkında en ufak bir işaret dahi veremeyecek olsa da sana, anlatmak istiyorum;


Yaşadığım yaşantı, bir sürgün düşümde.
Bu sürgünde, prangalar ellerinde ayaklarında değildir insanın. Bizzat kalbine asılıdır tonlarca ağırlık. Çeker durur dibine doğru, “acı” sularının. Öyle ki; boğazına kadar dolar sular; ve boynuna dolanır zincir, kalp damarlarının. Yaralamaz ama acı verir, öldürmez ama yaşamana da müsaade etmez. Arada kalmış olmanın acısını vermek ister, tuhaf bir şekilde. Ne suç işlediğinden herkesin bihaber olduğu, ancak gene de hak edilmiş bir infazdır. Titrer göz kapakların. Başın yere eğilmiş, ve omuzlarında dünya ağırlık.


Bir ceza düşün.
Öldürmeyen şey süründürür. İnsana, kalp atışlarını duymamak için gürültüyü düşündürür. Yetmez bir yerden sonra dünyanın uğultusu. Tüm korkuları zihnine biriktirir, acıyı kendinden bağımsız sürdürür.


Yardım ararsın, ve elbette bulunmaz…
İnsan kalmak istersin en basitinden. Sevmek istersin. Çilehanelere kapanmadan, manevi şeylere ve büyük bir sevgiye adarsın kendini.
Sevgi hacısı olursun belki benim gibi.
Ancak bu, yüce gönüllülüğümüzden değil, bilakis, zavallı olmaktan ileri gelir. Çünkü bu hacılık, sevgiyi düşünüp yanmak değil, sevgi arayıp bulamadığına yanmaktır. Yani çile, sırf çile olduğundan değil, çileye mecbur olduğumuzdan ileri gelir. Prangalıdır kalbimiz. Bir mahkum, kanlı zincirler altında yatan, yaşam propagandası yapan. Tek başına, yaşamı pahasına yaşamaya çalışan…
Zincirler el vermez sevilmesine. Sevgi için her çarpışında bir kırbaç darbesi iniverir başına. Giyotin veyahut urgan dilenir hayattan. Ölmek değil, acıyı hissetmemektir amacı artık. Kalbin atması değil, çarpmasıdır sorun olan. Göğüs kafesi aşınır artık bu çırpınmalardan. Olur olmaz heves eder sevdalara.
Yasaktır oysa ki. Neyine güvenir ve ne yüzle sevmeye yeltenir. Dünya sirkinde, üzerine gülünmesi gereken bir kambur olmaktır tek mecburiyeti.
Akılla kavga eder bir de utanmadan. Us, kalbe dil dökmekten yorulur.
Ancak, kanlanır da anlamaz yürek. Kendini hayali mutluluk romanlarına kaptırmış bir genç misali düş kurar.
Bilmez oysa; insanlar düş kırar, yere çalar, ezer geçer seni.
Bilmiyor. Kırılan kalbin parçaları, cam parçalarından daha keskindir. Kendi kabına zarar verir ancak. Çürümeden evvel konuk bulunduğu bedenin sahibini eritir, ruhunu yakar.
Yanar, kor olur artık.
Ateş yukarı yükselir. Gözler bile hisseder acıyı. Hatta en çok onlar hisseder, onlar anlar. Çünkü bir tek onlar ağlar kalple birlikte. Akıl kalbe ne kadar düşmansa, gözler de bir o kadar dosttur.
Derim ya, belki de gözler, ağlamayı kalpten öğrenir…
Çünkü kalpten başka ne bir kimse daha içten ağlar, ne de bu kadar canı yanar, ruhsal yaşlar dökerken…


Hayal et; bu sürgün yerinden çıkacak can, ancak bir hayalet olacak. Ve arda kalan zincirler…

Son yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir