~Burada Mevsim Hep Sonbahar~

Çok naif ruhlu “Öteki”,

Aradan geçen hayli zamana şöyle bir dönüp bakıyorum da; önceden, kaçmak için belki de her şeyimi verebileceğim bu Dağ’a nasıl taht kurdum? İnan ben de kendime hep bunu sorup duruyorum. Burada, göze güzel görünecek, gönlünü hoş edebilecek şeyler yok. Tek bir şey bile yok…
Her şey soluyor.

Düşünsene, içinden geçen şeylerle; hislerinle, sevinçlerinle ve hüzünlerinle, burada öylece bir başınasın. Hiç kimsenin umurunda olmamakla birlikte, bu hisler için senin de yapabileceğin hiçbir şey yok. Bu zirvede, bu tahtta bulunmak, işte böyle bir şey, çok naif ruhlu “Öteki”. Bu sözler, ilk bakışta oldukça karamsarmış gibi görünseler de, aslında derinlerde bir şeyler, bu Dağ’a adeta göbek bağıyla bağlı.

Bu dağ, içimden çok önemli şeyler aldı, ve karşılığında, kendi içinden çok önemli şeyler koydu. Ve bu, ikimiz arasında, karşı konulması güç bir çekim oluşturdu.
Artık ne o beni terk edebilir, ne de ben onu.
Yani bundan böyle o Dağ hep bende olaca
k, ve ben de hep o Dağ’da kalacağım, çok naif ruhlu “Öteki”.

Nasıl? Bu soru ve benzeri sorular önemsiz değil, çok naif ruhlu “Öteki”. Sende de bunlardan pek çok olduğunu biliyorum. Zaten bizi bir araya getiren bağlardan biri de bu ya. Eğer kendine sormuyor olsaydın, zaten burada olmazdın. İçinde kopan şey, sana değer katıyor. Çünkü kopup giderken senden bir şeyler götürmüyor. Aksine; bıraktığın, terk ettiğin yükler sayesinde arınıyorsun ve değerine değer katıyorsun. Belki de hiçbir zaman, bu değere sahip olduğun sana gösterilmedi, “değerlisin” denilmedi.
Çok naif ruhlu “Öteki”, biliyorum, şimdi sırf iyiliğinden bana, “sen de öylesin” diyeceksin. “Sorarım sana, bunu nasıl fark etmezsin?”

Beni, ne olur sorma.

Adına ‘kalp’ denilen sandığımın içindekileri ardıma bile bakmadan çöpe dökeli çok zaman oldu. Artık içinde sadece, nasıl oluştuğu belli olmayan, kum taneleri kadar küçük ve keskin zerreler kaldı. Avuçlarıma doldurup dışarı atmak istiyorum, ama yapamıyorum. Çünkü bu, canımı acıtıyor.

Hiç layık olmadım var olan hiçbir değere, ve emin ol katmayı düşündüğün hiçbir değere de layık değilim (hiç).
Her şey soluyor…


Edebi Alıntı:
“(…) genel temalardan kurtulup kendi günlük yaşamınızın temalarına sığınınız; hüzünlerinizi, isteklerinizi, geçici düşüncelerinizi, herhangi bir güzelliğe karşı duyduğunuz inancı anlatın; içten, çığırtkanlıktan uzak, alçakgönüllü bir yüreklilikle anlatın bütün bunları; ruhunuzdakileri dışa vurabilmek için çevrenizdeki nesnelerden, düşlerinizdeki imgelerden, anımsamalarınızdaki görüntülerden yararlanın. Günlük yaşamınız size yoksul görünüyorsa suçlamayın onu; kendi kendinizi suçlama konusu yapın, günlük yaşamın zenginliklerini sahneye davet edebilecek kadar şair sayılamayacağınızı söyleyin kendi kendinize; çünkü yaratıcı kişiler için yoksulluk diye bir şeyin, yoksul ve üzerinde durulmaya değmez diye bir şeyin sözü edilemez. Diyelim bir tutukevindesiniz de duvarlar dış dünyanın seslerinden hiçbirini içeri koyvermiyor, duygularınız tarafından algılanmasını önlüyor bunun. Böyle bir durumda bile çocukluğunuz, bu harikulade, bu krallara yaraşır zenginlik, bu anımsamaların hazinesi hala sizin içinizde değil midir? Dikkatinizi bu hazineye yöneltin. Geçmişin derinliklerine gömülmüş bu uzak duyumsamaları içinizden çekip çıkarın gün ışığına; böylelikle kişiliğiniz sağlamlaşacak, yalnızlığınız açılıp yayılarak loş bir eve dönüşecek ve başkalarının şamatası bu evin uzağından geçip gidecektir. – Bu içe yönelişten, bu özdünyanın derinliklerine gömülüşten şiirler doğarsa, bunların iyi şiirler sayılıp sayılmayacağını kalkıp bir kimseye sorayım demeyin.-“
-Rilke, R. M. (1998), Genç Bir Şaire Mektuplar, Aralık Yayınları, İstanbul, sf.12-13

Son yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir