~Bir Ağacın İki Dalı (ve parantez içinde kalanlar)~

Bir ağacın iki dalı; biri çürük, biri yeşil.
Çocukluktur hep yemyeşil kalacak olan, diğer dal çürüdü zaten çoktan; sevgi suyunu bir türlü alamadığından; ve özleminden.
(Ve artık bağlı olduğu ağacın köklerini kendisi için ayak bağı görüp, o ağacın tepesinden dünyanın boşluğuna atlayanlarım, ah dostlarım. Oysa neler neler verilebilirdi bizimle kalmanız, kalabilmeniz için…)

Çocukluk, çocuklar; sanki aramızda var olan cennet parçaları gibi. Çok çok hızlı kaybediyorlar bu özelliklerini, dünya arenasında. Hepimizde olduğu gibi.
O zamanlarında fark edemedik onları. Nasıl bir ışık ve sevgi ışınları dağıttıklarını. (Ve gazete sayfalarında ve ekranlarda sadece birer istatistik olarak gördüğüm dostlarım geliyor aklıma...Yaşam ile aralarında kaç adımlık mesafe vardı? Koşulamaz mıydı hayatta kalmaları için? 9 ay beklenen gelişlerini, dakikalar içinde kaybetmek büyük bir haksızlık değil miydi?) Zihinlerinin içinde var olan o saf ve masumane şeyler, bu dünyaya ait olamaz çünkü. Hiç çabaladık mı öyle masumane kalmalarına? Yoksa kendimizden pay biçip, bunun doğal bir süreç olduğuna mı karar verdik? (Ellerimiz ile elleri arasında kaç nefeslik zaman vardı? Harcanamaz mıydı, bir kez de onlar için? Nefeslerimizi birlikte çoğaltıp, birlikte harcayamaz mıydık? Paydaşlık değil miydi önemli olan?)

Öyle saf severler. Öyle saf, ve özellikle sevgi beklemeden severler. Sadece severler. Tüm zamanların en ustalık gerektiren işini, ustalara özgü bir biçimde yaparak. (Anneleri ve babaları, sevdikleri ve sevemedikleri, düşledikleri ve yapamadıkları… Yaşamlarına dahildi hepsi, yaşamları kendilerinde kalsaydı.)

Bu cennetsel bir durum; belki de, kendi hayatlarımız adına, bir daha o halimize -en azından bu dünyada- bir daha asla dönemeyeceğimiz. Belki dönebilme ihtimalini dahi hiç düşünmedik. (Her şey ile, tüm alıp verdikleri nefesler ile, her bir göz kırpışları ile…)
Çünkü genelde sevmek için değil, sevmemek için bahaneler buluruz. Bu da bizim ustalığımız olur çocukluğumuzun ardından. Doğmak, çocuk olmak ve büyümek; insansal değerler adına, sanki tersine işleyen bir evrim süreci gibi. Büyüdükçe fark edilen gelişmemiz, fiziksel oluyor sadece, kalbe ait değerleri, bir bir yitiriyoruz. (Önemsemediğimiz her şeyi ile, o istatistikteki en küçük rakamsal değer bile öyle önemliydi ki...) Çocuklar ise, her zaman sevmek ister. Anne babasını, oyuncaklarını, hatta belki sarılıp yattığı yorganını… Çünkü bilir ki; sevmek için mantıklı bir gerekçe gerekmez. (Bakmak istemedik, bakmadık, ve görmedik.)

“Tanrı lütfunun bir biçimi” diyorum, çocukları düşünürken aklıma gelen güzel şeylere hitaben. (-Şükürler olsun ki- hepsi olmasa bile; ne yazık ki evet, şu an sadece istatistik oldu bazıları…)
Biz ise, çoktan kirlettik içimizdeki o çocuklara özgü cennetsel şeyleri. (Rakamsal değerlerini dahi okumak istemedik ve şöyle bir bakıp geçtik.)

Bakışlarımız; her zaman art niyetli olmasa da, çoğunlukla korku dolu artık. (Hepimiz yaptık bunu evet. Gözlerimizi kalplerimize çevirmek yerine, bir türlü korkularımızdan alamadık. Neye çok baktıysak, neye çok bakıp da hafiften bile olsa özendiysek, ona benzedik sonunda. Bizzat kendimiz tutuşturduk böylece, içimizdeki sevgi ormanlarını mahvedecek yangınları. Ne çürüğü, ne yeşili kaldı artık.
Çocukluğumuzu anımsarken kendi halimize ağladık da, acaba yeninin çocukları için neler harcadık; onlar da ağlamasın diye zamanın birinde, kendi çocukluklarına… Kaynağı bizde olmasına rağmen, neden bu kadar cimri davrandık sevgi suyundan dostlarımıza, kardeşimiz olan diğer insanlara vermek için? Dünya bir makinenin dişlileri gibi işler; yaptığımız her şey gelecek, esirgediğimiz her şeyi bir gün mumla arayacağız.)
İNTİHAR ETME!



Son yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir